René-Magritte-La lunette dapproche-1963
Bakmak ve görmek cesaret ister. Hele
ki insan, kendine nazar etmeye yeltendiyse. Cesaret ister çünkü pencereden
görünen fettan manzara her ne kadar baş döndürücü güzellikte olsa da pencereyi
açıp gözlerini şöyle bir içeride gezdirmeye kalktığında insan, ürkütücü
karanlıklarla, vahşi seslerle her an karşılaşabilir. Bu meselenin bir yüzü.
Diğer yüzündeyse insana bu
pencereyi açtıracak itkinin ne olabileceği meselesi var. Pencerelerin benim
zihnimde imledikleri ilk duygu hasret(özlem) duygusudur. Değil mi ki bir
filmde, bir tabloda yahut gerçek hayatın tam göbeğinde pencerelerden uzaklara dalmış birini görürüm, hemen hasretin pıtraklı yollarını adımlayan birisi olduğu kanaatine
varırım o kişinin. Kim bilir, zihni nice iç ısıtıcı hatıranın en ufak
kırıntılarını ararken gözleri yokluğun soğuk ikliminde ne mesafeler kat
etmektedir… Rahatlıkla, böyle bir insanın konuşlandığı mekanda yerini
yadırgayıp yahut daralıp ‘pencere açma isteği’ ile hareket ettiğini
söyleyebiliriz.
Buna da eyvallah. Kişi bir
nesneden ayrı düşmüş ve özleme gark olmuşken cesaretle hareket edip,
hatıralarının sıcaklığını en soğuk, en küflü ve kapkaranlık dehlizlerde dahi arayabilir.
Peki kaybettikleri böyle bir nesne olmaksızın hasrete boğulmuşlara ne demeli? Şairin ifadesiyle kendinin ücrasında yaşayanlar yani…
Diyebilirim ki kişinin en büyük
yitiği kendisidir. “Kendini hiç
özlemiyor musun” diye soran bilge elbet haklı, hem de nasıl, diye cevaplıyorum
bu soruyu her duyuşumda. Sadece dünyada olmayı değil var-oluşumuzu da yadırgar
bir hale getiriyor bu duygu bizi.
Diyeceğim o ki, gelmiş bulundum
bu dünyaya. Hem de Adem gibi arayacağım bir Havva olmadan, varsa da bilmeden,
yalnız. Ve ayrı düştüm kendimden ve hasretim
elbet kendime…
(Bu parça asıl eser sahibi Seyyan Hanım'ın taş plak kaydından da dinlenmelidir.)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder