5 Temmuz 2017 Çarşamba

Pencereden Bakmak

                                      René-Magritte-La lunette dapproche-1963

Bakmak ve görmek cesaret ister. Hele ki insan, kendine nazar etmeye yeltendiyse. Cesaret ister çünkü pencereden görünen fettan manzara her ne kadar baş döndürücü güzellikte olsa da pencereyi açıp gözlerini şöyle bir içeride gezdirmeye kalktığında insan, ürkütücü karanlıklarla, vahşi seslerle her an karşılaşabilir. Bu meselenin bir yüzü.


Diğer yüzündeyse insana bu pencereyi açtıracak itkinin ne olabileceği meselesi var. Pencerelerin benim zihnimde imledikleri ilk duygu hasret(özlem) duygusudur. Değil mi ki bir filmde, bir tabloda yahut gerçek hayatın tam göbeğinde pencerelerden uzaklara dalmış birini görürüm, hemen hasretin pıtraklı yollarını adımlayan birisi olduğu kanaatine varırım o kişinin. Kim bilir, zihni nice iç ısıtıcı hatıranın en ufak kırıntılarını ararken gözleri yokluğun soğuk ikliminde ne mesafeler kat etmektedir… Rahatlıkla, böyle bir insanın konuşlandığı mekanda yerini yadırgayıp yahut daralıp ‘pencere açma isteği’ ile hareket ettiğini söyleyebiliriz.

Buna da eyvallah. Kişi bir nesneden ayrı düşmüş ve özleme gark olmuşken cesaretle hareket edip, hatıralarının sıcaklığını en soğuk, en küflü ve kapkaranlık dehlizlerde dahi arayabilir. Peki kaybettikleri böyle bir nesne olmaksızın hasrete boğulmuşlara ne demeli? Şairin ifadesiyle kendinin ücrasında yaşayanlar yani…

Diyebilirim ki kişinin en büyük yitiği kendisidir. “Kendini hiç özlemiyor musun” diye soran bilge elbet haklı, hem de nasıl, diye cevaplıyorum bu soruyu her duyuşumda. Sadece dünyada olmayı değil var-oluşumuzu da yadırgar bir hale getiriyor bu duygu bizi.


Diyeceğim o ki, gelmiş bulundum bu dünyaya. Hem de Adem gibi arayacağım bir Havva olmadan, varsa da bilmeden, yalnız. Ve ayrı düştüm kendimden ve hasretim elbet kendime…




(Bu parça asıl eser sahibi Seyyan Hanım'ın taş plak kaydından da dinlenmelidir.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder